Engelli bakım evinde çalışmak, bazen yorucu bazen sürprizlerle dolu ama her zaman anlamlı bir meslekti. Bu mesleği yaklaşık üç yıl boyunca idame ettirdim. Önce bakım personeli olarak başlamıştım, ardından sağlık personelliğine ve sonunda revir sorumluluğuna kadar yükseldim. Fakat maaşımın az olması ve teknik alanlara, teknolojiye olan ilgim kariyerimi farklı bir yola yönlendirdi; bu mesleğe böyle veda etmek durumunda kalmıştım.
Güne başladığımda ilk işim, vardiya almak oluyordu. Vardiyayı devralırken özellikle sağlık durumu hassas olan bireylerin durumlarını öğrenir, yeni bir gözlemleri var mı diye bakım personellerine danışırdım. Sabahın erken saatlerinde odaları dolaşır, bir yandan rutin kontrolleri yapar bir yandan günün planını aklımdan geçirirdim. İlaçların hazırlanması, tansiyon, vital ölçümleri ve bir türlü bitmeyen defterler, raporlar… Zamanla el alışkanlığı oluyor, defterler hiç hata yapmadan hızlıca doldurulabiliyordu. Fakat neden bilmiyorum; ben istesem de hızlı dolduramazdım. Ekipteki en yavaş "defter dolduran" dım. Ekiptekiler sağ olsunlar o yükü benden alıyorlardı (bütün gün sürmesin diye almak durumunda kalıyorlardı :D). Hata tespitinde, doğru doldurmakta iyiydim ama hız konusunda pek hızlı sayılmazdım. Bir de, kahve olmadan olmaz. Revirde içtiğim ilk kahve, günün temposuna ayak uydurmamı sağlardı.
Gün içinde işler sırayla ilerlese de, her an sürprizlere hazır olmak gerekirdi. Mesela bazı sakinlerimiz farklı şeylere heveslenebiliyordu. Kahvaltı sırasında doğum günü olmadığı halde “Bugün benim doğum günüm!” diyerek inen bir sakinimizle küçük bir kutlama yapmak eğlenceli olurdu. Bazen de parası olmasa bile diğerlerinde görüp kulaklık ya da telefon isteyenler çıkabiliyordu. Böyle durumlarda sakinleştirip farklı çözümler bulmaya çalışırdık ya da harçlıklarını nasıl idare edebileceği konusunda plan yapardık. Sigara bağımlılarının krizleri ya da zihinsel açıdan zorlananların çıkardığı küçük kargaşalar da işin bir parçasıydı. Ama tam da bu anlar, işimin insana dokunan yönünü bana yeniden hatırlatıyor. Basit bir muhabbetin bile önemli ölçüde etkili olduğu zamanlardı.
Sakinlerimizin engel durumları ve ihtiyaçları birbirinden farklıydı; bu yüzden her birine özel bir yaklaşım geliştirmek gerekiyordu. Onları ayrı ayrı tanımaya ve anlamaya çalışırdım. İş arkadaşlarım arasında tüm sakinlere aynı şekilde davranmayı tercih edenler vardı, ancak ben buna katılmıyordum; kuralları, cezaları ve yöntemleri herkese birebir uygulamak bana "adil" gelmiyordu. Belki buna eşitlik ilkesi diyebiliriz ama ben eşit davranmak yerine, ihtiyaçlara ve hak edişlere göre hareket etmeyi, yani adil olanı yapmayı önemsedim; her zaman amacım, herkes için hakkaniyetli ve doğru olanı yapmak oldu. -Belki eşitlik ve adalet arasındaki fark üzerine daha fazla düşünüp bu konuyu bir blog yazısıyla paylaşabilirim.-
Tabii bakım evinde beklenmedik sağlık sorunları da çıkabiliyordu. Kimi zaman ani bir düşme, kimi zaman yüksek ateş ya da tansiyon krizi gibi acil durumlarla karşılaşırdık. Bu anlarda sakinler kadar biz çalışanlar da soğukkanlı ve hızlı olmak zorundaydık. Hele de pandemi dönemini unutamıyorum. Hem hareketli hem de gergin günlerdi. Zorlayıcı anlar yaşadık, üzücü kayıplara tanık olduk, moralimiz çoğu zaman yerle bir oldu. Ama ekip olarak birbirimize destek vererek o dönemi atlattık. O günlerde aslında dayanışmanın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha gördüm. Şimdi geriye dönüp baktığımda, her ne kadar zor bir süreç olduysa da hayata dair çok şey öğrendiğim bir süreç olduğunu düşünüyorum.
Sadece günlük işleri yapmakla kalmıyordum; uzun vadeli gelişmelere de kafa yoruyordum. Örneğin, ilaçların düzenini takip etmekte yaşanan zorlukları görünce kendi küçük bir takip programı yazmıştım. Bu program sayesinde hangi ilacın ne zaman biteceğini görebiliyorduk, hatırlatıcılar sayesinde eksik kalma ihtimali ortadan kalkıyordu. Hem bana hem de ekibe ciddi kolaylık sağlamıştı.
Öğle saatlerinde kısa bir kahve molası benim için nefes almak gibiydi. Arkadaşlarımla biraz sohbet ediyor, bazen de sadece sessizce bahçeyi izleyip kahvemi yudumluyordum. Bu molalar, günün yoğunluğunda bana çok iyi geliyordu.
Akşam yaklaşırken işleri toparlıyordum. Gün içinde yazdığım raporları düzenliyor, ertesi gün için ilaç kutularını hazırlıyor, sakinleri son kez kontrol ediyor, varsa pansumanları, tedavileri onları uyguluyordum. Her şey yolunda olduğunda içimde tatlı bir huzur olurdu. Yorulurdum ama işimi bitirip eve giderken “Bugünü de atlattım, herkes iyi” diye düşünmek, bütün yorgunluğumu alıp götürürdü.
Bu mesleğin görünmeyen yönleri çok fazlaydı. Kağıt işleri, ilaç takibi, raporlar ve acil durumlara hazırlıklı olmak günlük rutinin sadece bir parçasıydı. Ayrıca zaman zaman gelen müfettişler ve sakinlerin beklenmedik davranışlarıyla başa çıkmak da gerekiyordu. Çoğu görünmeyen detay, bakım evindeki düzeni sağlayan en kritik unsurlardı. İşverenlerin, çalışanların ve sakinlerin bize duyduğu güven; ailelerin içlerinin rahat olması ve sakinlerin huzurlu bir ortamda yaşayabilmesi, yaptığımız işin gerçek değerini ortaya koyuyordu. Her gün karşılaştığımız zorluklar ve küçük zaferler mesleğin bana verdiği tatmini kat kat artırıyordu. Bu yüzden, her ne kadar yorucu olsa da, sağlık personeli olarak çalışmak benim için büyük bir mutluluk ve gurur kaynağıydı.